Ben mutfakta çalışmaya ilk başladığım zaman, işler bugünkü gibi değildi. Tabaklar daha ağır, menüler daha kalabalıktı; şef dediğin kişi mutfağın en ucunda duran, pek konuşmayan, sadece “O öyle yapılmaz.” diyen bir karakterdi. Şimdi ise hem mutfak hem müşteriler hem de biz şefler bambaşka bir yere evrildik. Gastronomi kelimesinin ağırlığı bile değişti diyebilirim. Sanki yemek sektörü kendi içinden bir devrim geçirdi ve biz de ister istemez bu akımla büyüdük.
Bugün açık konuşayım; artık hiçbirimiz sadece yemek pişirmiyoruz. Bir tabağın içinde kültür taşıyoruz, duygu taşıyoruz, hikâye taşıyoruz. Bazen çocukluk anılarımızdan bir parça, bazen memleketin toprağından bir nefes, bazen de modern tekniklerin getirdiği o temiz ve kontrollü tatlar… Hepsi birleşince bugünün gastronomisi ortaya çıkıyor.
Eski Gastronomi Neydi? Gördüğüm, Yaşadığım Kadarıyla…
Benim çocukluğumda restoran kültürü çok daha basitti. Tadını sevdiğin yemekler vardı ama kimse çıkıp “Bu tabağın hikâyesi ne?” diye sormuyordu. Şefler çalışırdı, müşteri yerdi ve konu kapanırdı. Mutfak daha kapalıydı, teknikler daha kısıtlıydı, ürün bilgisi mevsimle sınırlı değildi ama önemsenmezdi.
Klasik teknikler kraldı: kavurma, tereyağında çevirme, ağır soslar, bol tuz, bol yağ.
Bir et pişiyorsa ya çok pişerdi ya da az pişerdi ama kimse çıkıp “protein yapısı bozuldu” demezdi.
Bir sos kesilse ustanın suratı asılırdı ama sebebi kimse açıklamazdı.
Kısacası eski mutfak, biraz daha “alışkanlık üzerine çalışan” bir dünyaydı.
Günümüz Gastronomisinin Farkı Ne?
Bugün ise işler tamamen tersine döndü. Artık bir tabağa baktığımızda şunları düşünüyoruz:
“Bu ürün nereden geldi?”
“Bu teknik neden kullanıldı?”
“Doku dengesi var mı?”
“Tabak gerçekten bir şey anlatıyor mu?”
Bunların hepsi yeni nesil gastronominin olmazsa olmazları. Mesela Chef Taku’ya bakıyorum; Tokyo’da küçük bir restoran işletiyor. Tek bir havucu tabağa koyuyor ama öncesinde o havucu yetiştiren çiftçiyle iki yıl çalışmış. René Redzepi’nin Noma’da yaptığı gibi, bir bölgenin doğasını tabakta anlatma fikri artık dünyanın her yerinde bir trend değil, bir zorunluluk.
Türkiye’de de aynı durum geçerli. İstanbul’da Mikla’nın eski menülerini hatırlıyorum; Mehmet Gürs mevsimlik ürünlerle adeta hikâye yazıyordu. Yeni dönemde Fatih Tutak’ın Türk mutfağını modern teknikle birleştirmesi de sadece gastronomi değil, “benliğini tabakta gösterme” yaklaşımı. Bunları gördükçe insan şunu anlıyor: Yemek artık bir karakter meselesi.
Benim Çalıştığım Mutfaklarda Gözlemlediğim Değişim
Eskiden çalıştığım ilk mutfakta bir kere bile “Ürünün mevsimi mi, değil mi?” diye konuşulduğunu hatırlamıyorum. Bugün aynı yerde çalışsam, malzeme daha kapıdan girerken şef sorar:
“Bu domates hangi tarladan? Sertifikası var mı? Kaç günlük?”
Artık mutfaklar bir nevi laboratuvar. Sous-vide cihazı, termal sirkülatör, vakum makinesi, pH metre… Bunlar eskiden sadece Michelin yıldızlı restoranlarda olurdu; şimdi küçük butik restoranlarda bile bulunuyor. Ama bu beni şaşırtmıyor çünkü modern mutfak kesinlik istiyor. Lezzetin tesadüf olmasına izin yok.
Bir tabak sunarken bile 10 saniyelik gecikmeye tahammül edilmiyor. Fotoğraf çekilecek mi çekilmeyecek mi, tabak doğru sırada mı gelecek, sıcaklık 2 derece oynadı mı… Bunlar eskiden lüks detaylardı; şimdi ise mutfağın günlük rutini.
Şef Profili de Değişti
Eskinin şefleri biraz daha sert, daha kapalı ve daha otoriter tiplerdi.
Bugünün şefleri ise:
hikâye anlatıyor,
üreticiyle çalışıyor,
sürdürülebilirlik peşinde,
misafirle iletişim kuruyor,
sosyal medyada tabakların ruhunu anlatıyor,
genç ekibe mentor oluyor.
Mesela Paris’te Alain Passard sebzeye dönerek restoranını bambaşka bir seviyeye taşıdı. Kopenhag’da Redzepi doğadan topladığı otları tabakta kullandı. Türkiye’de Maksut Aşkar Anadolu’yu modernize etti; sunumları net, sade ve vurucu.
Ben de çalıştığım her mutfakta şunu gördüm: Şef artık sadece aşçı değil, vizyoner. Ne piştiğini değil, neden öyle piştiğini anlatıyor.
Evrimleşen Sunum
Eskiden sunum, yemeği tabağa güzelce koymaktan ibaretti. Şimdi ise…
Tabağın rengi bile duyguyu değiştiriyor.
Yükseklik, boşluk, minimalizm, doku kontrastları… Hepsi bir anlam taşıyor.
Bir şefin bana söylediği bir cümleyi hiç unutmam:
“Tabak konuşmuyorsa, ben konuşayım diye uğraşmam. O konuşsun.”
Bu cümle modern gastronominin özeti.
Ve şöyle dönüp baktığımızda;
Geçmişin gastronomisi bizi büyüttü, bugünün gastronomisi bizi geliştirdi.
Eski mutfak sıcak, samimi ve pratiktir.
Yeni mutfak bilinçli, araştırmacı ve duyarlıdır.
Ve ikisi birleşince gerçekten güçlü bir gastronomi ortaya çıkar. Ben kendi adıma, her iki dönemi de yaşamış olmanın büyük avantaj olduğunu düşünüyorum. Çünkü hem gelenek hem modern teknik aynı tabakta buluştuğunda… işte o zaman unutulmaz bir lezzet doğuyor.
BERKE CESUR
